Gölgemizle Kucaklaşmak Hakkında…

David Fernandez Saez
by David Fernandez Saez

İnsan sevgi ve ışıktan gelmiş ama bu dünyanın çamuruyla karılarak var olmuştur. Güzelliği içinde çirkinlikleri, güçleri ardında zaafları, yeteneklerinin içinde kusurları, yani ışığın yanında gölgeleri vardır.  Ve insan gölgelerinden UTANIR!

Oysa GÖLGE dediğimiz şey, İNSAN ile kaimdir! Zira fiziksel olarak da gölge bir gövde sahibi olmanın gereğidir… Şöyle ki;

Nasıl korku olmadan cesaret, ihtiyaç olmadan icat olmaz ise, bazen bizi bizden eden hayırsız eğilimlerimiz olmadan da, BİZ kendimizi bulamayız!

  • Az bişey ”kaygı bozukluğu” olmayan biri, finans yöneticisi, risk denetimcisi, güvenlik görevlisi, araştırmacı olamaz.
  • Risklerin üstüne üstüne gidip hasarsız kurtulmak gibi ”manyaklıkları” olmayan biri, bir kaşif, bir savaşçı, bir pilot olamaz.
  • Bir insanda ”obsesif bir detaycılık ve titizlik” olmadan, iyi bir cerrah, diş hekimi, analist veya redaktör olmaz.
  • Kendini önemsettirmek ve onaylanmak arzusu olmayan yani ”tatlı bir narsizm barındırmayan” biri, sahneye çıkamaz, yazar olamaz, herhangi bir eser veremez.
  • Kendi arzularını başkalarını mutlu etmek için geri planda tutması gerektiğini düşünmeyen yani ”gönüllü fedai ve accık da kurban olmaya yatkın olmayan” biri, insanlara ekstra özen ve ilgi göstermek gereken hiçbir mesleği yerine getiremez.

Başka bir deyişle, gölgelerimiz anlamlı ve yararlı bir hayat sürmemiz için bizi donatır ve destekler!

Ama kaygılı, aşırı risk alan, benmerkezci, onay düşkünü, aşırı fedakar hatta ezik gibi gölgeli davranış kalıplarının kontrolden çıkıp bizi esir aldığı, verimli, uyumlu, doyumlu bir  insan olmaktan uzaklaştırdığı, ”Çöp tenekesine girip kapağı üstüme kapatarak, bir sonraki bahara kadar unutulmak istiyorum!” diyecek hale getirdiği zamanlar da vardır!

Demek ki, gölgemiz bizi ”odaklanmamız gereken yerlere yönlendirme” görevini yerine getirdikten sonra, kontrol altında kalmalı ve arka bahçemizde saklanıp, ne zaman ortamı teröre boğacağı bilinmeyen bir hayalet olmaktan da çıkmalıdır 🙂

Arka bahçemizde neler saklarız?

İnsan rahimde yumurta ile spermin birleştiği ve hücre bölünmesinin tetiklendiği andan başlayarak, tıpkı bir kayıt cihazı gibi, girdiği her ortamın taşıdığı enerjileri biriktirir… Birçok eğitimcinin, çocuğun gelişmindeki en önemli devrenin 0-3 yaş olduğunu iddia etmesi, bu yüzdendir. Henüz taze bir söğüt dalıyken, algılarımızda oluşan kırıklar, hayat boyu bize gölge olabilir;

Mesela annemizin bize hamile olduğu dönemde ya da doğumumuz sırasında geçirdiği, psikolojik ya da fiziksel bir travma, ceninde ”benim yüzümden o zarar görebilirdi” türü derin suçluluk hislerine yol açabilir ve bir ömür herkese var olmayı hak ettiğimizi ispat etmek için çırpınarak geçirebiliriz. Ailemizin düşük yaşamakla ilgili korkuları, ya da hamilelik sürecinde yaşanan başka bir ani sarsıntı, ceninde başına her an bir şey gelebileceğine dair anlamsız beklentiler, kaygı bozuklukları oluşturabilir. Ya da ”Göbeğimin bağlı olduğu kişiye birşey olursa bana da olur… Demek ki ‘bağlı’ olduklarıma sımsıkı yapışmalıyım!” düşüncesini doğurabilir. Ve bu inanış, bütün ilişkileri saplantıya, ayrılıkları da bir ölüm deneyimine dönüştürebilir!

Küçük bir çocukken kulak misafiri olduğumuz bir konuşmada öylesine sarf edilmiş bir cümle, kendi hakkımızdaki bütün algımızı etkileyebilir.  Mesela farklı bir cinsiyetle doğmamızın beklendiğini düşünmek, özdeğer algımızı anlamsızca zedeleyebilir. Biz olmasak boşanmış ve kendi yollarına gitmiş ve mutlu yaşamış olabileceklerini zannetmek, kendimizi ailemizdeki bütün sorunlardan sorumlu tutmak gibi ağır bir yüke dönüşebilir, derin bir değersizlik ve istenmeyen kişi olma psikozuna yol açabilir.

Ebeveynlerimizden biriyle fazla özdeşleştiğimiz için, ötekine bir anne ya da baba değil ”kusurlu bir  eşe” bakar gibi bakıyor olabiliriz. Mesafe aldığımız ebeveynimizle özgür bir iletişim geliştirmek yerine, özdeşlik yaşadığımız ebeveynin korkularını, beceriksizliklerini, algılarını birebir benimsemiş ve kendimizi onun yaşadığı türden bir sevgisiz kalmışlık duyusuna mahkum etmiş olabiliriz. Üstelik bu algılar bizim kendi özel ilişkilerimizdeki duruşumuza birebir yansıyor olabilir. İlişki senaryolarımız, anne-babamızın ilişkisindeki delikleri kendimizce onarmaya çalıştığımız dramalara dönüşebilir.

Örnekleri çoğaltmak mümkün…

GÖLGE bizim suçumuz, utancımız, ve kaderimiz değildir!

Gölgemizin kaynağını bulmak ve nasıl çalıştığını çözmek, onu kontrol altında tutmamıza yardımcı olabilir.

Sebebi fark edersek, yani abartı ve sıkıntılarımızın geçmişten kalma travmatik algılara bağlı olduğunun adını koyabilirsek, GÖLGE KORKUTUCU BİR HAYALET OLMAKTAN ÇIKAR! Tanımlı bir sebep sonuç ilişkisine dönüşür.

Peki o gölgeyi kucaklama, onun altında kalmak ya da arkasına saklanmak yerine, gün ışığına çıkma ve gerçek renklerimizi ortaya koyma cesaretini göstermeyi nasıl becereceğiz?

Bu ancak tasarımımızdaki IŞIĞI idrak etmekle mümkündür!

Dönüp yazının başını hatırlamak lazım tam burada… Hani gölgelerimizin aslında ne kadar kıymetli fonksiyonları mümkün hale getirdiğinden bahsetmiştim 😉

İnsan çok incelikli bir tasarımdır. Hayat ise, bu tasarımın yerine getirebileceği bütün fonksiyonları farketmemizi ve kullanmamızı sağlamak için AN BE AN yeniden kurgulanan bir senaryodur.

Senaryo bizi bir yandan elimizde olan malzemeye uygun işlere koşarken, bir yandan da o malzemeyi daha verimli kullanmak için temizlemek, törpülemek, parlatmak, dizginlemek, tamamlamak gereken yanları da gözümüze sokar 🙂

Hiç bir niteliği abartmamak, hiç bir özelliğimize aşırı şekilde tutunmamak, dengelenmek, yontulmak, özden gelen her eğilimi faydalı olacak şekilde kullanmak ama kendimize ya da etrafa zarar verecek kadar baskın olmasına izin vermemek, bir ömürlük çabadır.

Bu hiç de kolay değildir! Yorucu ve bazen umut kırıcıdır. İnsan gölgesiyle baş etmeye çalışırken bazen ışığı unutur. Ama IŞIK bizi unutmaz 🙂

İnsanların gözlerinden, göklerin etkilerinden, hayatın cilvelerinden kaçıp gölgelere saklanmak yerine, ÖZÜMÜZE güvenmeye başlamaktır bize gereken.

ÖZ dediğimiz şey, bizi tasarlayan, bize yol çizen, ve her zor dönemeçte bizi kucaklamak için kollarını açan YARATICI ENERJİ’den başka bir şey değildir…

Yaratan, Evren, Sistem, Merkez, ya da adına ne diyorsanız… Bizi tam olmamız gerektiği gibi yapmış, O’nun ışığını yansıtacak olan HAM TASARIMIN acı ve tatlı tecrübelerle şekil almasını sağlayan aileler ve sosyal çevrelere girmemizi sağlayan kapılar açmış, ve her geçtiğimiz kapıda tasarımın sınırlarını, imkanlarını, üzerinde çalışılması gereken yanlarını fark etmemiz, onu daha verimli kullanmayı öğrenmemiz için etrafımızı uyaranlarla donatmıştır!

Bir açıdan baktığımızda olumlu gibi görünen her nitelik, abartılınca kusura, kusur gibi gördüğümüz nitelikler ise iyi kullanılınca faydaya dönüşür.

Yani GÖLGE de RENK kadar VAR OLMANIN GEREĞİDİR…

VE ASLOLAN, SAHİP ÇIKILMASI, DEVAM ETTİRİLMESİ, ÖNEMSENMESİ GEREKEN ŞEY, NİTELİKLER DEĞİL FONKSİYONDUR!

Fonksiyonumuzu kaybedecek kadar gölgeye, gölgemizden korkacak kadar kaygıya, ışığı alıp aktaramayacak kadar benliğe tutunmayalım.

VARLIĞIMIZIN BİR ANLAMI OLDUĞUNU, DEĞERİMİZİN ÖZDEN GELDİĞİNİ, SEVİLDİĞİMİZİ, KORUNDUĞUMUZU, YÜZÜMÜZÜ IŞIĞA ÇEVİRDİĞİMİZDE İÇİMİZİN AYDINLIKLA DOLACAĞINI, YOLUN GÖRÜNECEĞİNİ, UFKUN AÇILACAĞINI, ASLA AMA ASLA UNUTMAYALIM 🙂

Gölgelere saklanmamak hakkında bir şarkıdır TRUE COLORS … Cindy Lauper’in akustik yorumuyla ”biiytiful layk a reynnboow” olmuş 🙂

 

Author:

Kendi Halinde Bir Yıldız Gözlemcisi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s